Kefir
Kefir ve boza gibi içecekleri evinizde yaptığınızda mayalanma ve iskar özelliği oluşmadan içseniz caiz olur.
Başkaları tarafından yapılıp dağıtılan ticari sürümleri hakkında kolayca mayalanma ve iskar özelliği kazanabildiklerinden uzak durmak gerekir.
Ha mim suresinin fazileti
?Mü’min (Hâ mîm) sûresinin fazîleti
?Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Herşeyin bir özü vardır. Kur’ânın özü ise “Hâ mîm”lerdir.”
“?Her kim Âyet-el kürsî ve Mü’min sûresini okursa o gün içerisinde bütün fenâlıklardan muhâfaza olunur.”
“?Cennet bahçelerinde yükselmeyi arzu eden kimse “Hâ mîm”leri okusun.”
“?Her kim Mü’min sûresini (İleyhil masîr)e kadar ve Âyet-el kürsî’yi sabahleyin okursa bu kimse bütün bela ve musibetlerden korunur. Akşam okursa sabaha kadar bütün fenâlıklardan muhâfaza olunur.”
“?Hâ mîm’ler yedidir: Cehennemin kapıları da yedidir. Her Hâ mîm gelip Cehennemin bir kapısına durur ve; “Yâ Rab bana inanan ve beni okuyan kişiyi bu kapıdan içeri sokma” diye yalvarır.”
“?Kim Mü’min sûresini okursa ona duâ etmeyen ve onun için istigfârda bulunmayan hiçbir nebî sıddîk şehid ve mü’min rûhu kalmaz.”
“?Allah’ü teâlâ yedi Hâ mîm’leri bana Tevrât yerine; Elîf lâm râ’lardan Tâ sîn mîm’lere kadar olan sûreleri İncil yerine; Tâ sîn mim’ler ile Hâ mîm’ler ve Mufassal yani Hucurât’tan sonraki sûreler ile üstün kıldı benden önce hiç bir peygamber onları okumamıştır.”
?Abdullah bin Mes’ûd buyurdu ki:
“Hâ mîm”ler Kur’ân-ı kerîmin süsüdür
❗Peşpeşe okunacak diye bir rivayet yoktur
DİNİMİZDE ÇALGI VE MÜZÜK
Günümüzde nereye giderseniz gidin kendinizi müzikli bir ortamın içinde bulursunuz. Markete gidersiniz müzik, ayakkabı almaya gidersiniz müzik, alışveriş merkezlerine gidersiniz müzik..
Elbette Müslüman, şehvete davet eden müzikten rahatsız olur, bunu asla kabul etmez. Ne var ki; kulaklar alıştıktan sonra göstereceği reaksiyon sıfır noktasına iner.
Şu halde Müslüman, bütünüyle kulağını müzikten uzak tutmalı, hiçbir şekilde müzikle irtibatlı olmamalıdır. Zira müzik, ruhun gıdası değil, şeytanın en büyük silahlarından biri olup ruhun belasıdır.
İslâmî Müzik Olmaz, Müzik Şeytânîdir
Bir de şu var; Müslümanlar İslami müzik adı altında bir şey icat ettiler. Bunu hangi kompleks altında kalarak yaptıklarına girmiyoruz. Ancak şeytani olan bir şeyin İslami diye adlandırılması gerçekten kabul edilemez. Birazdan hükmünü beyan edeceğimiz müzik hakkında Hanefiler: “Ahenk meydana getirip haz almak için odunu oduna vurmak haramdır” derken kim, hangi akla hizmet dini müzik diye bir şey ortaya koyabilir.
Bazı Hanefi ve Hanbeli âlimlerine göre, çalgı aletleri bulunmaksızın neşe verici şarkı söylemek ve dinlemek haramdır. Çünkü İbn Mesut (Allah ondan razı olsun) Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْغِنَاءُ يُنْبِتُ النِّفَاقَ فِى الْقَلْبِ كَمَا يُنْبِتُ الْمَاءُ الْبَقْلَ.
“Su bitkiyi bittirdiği gibi şarkı da kalpte nifakı oluşturur.”[1]
Hanefi ve Hanbelilerden diğer bazı âlimler ve Malikilere göre, çalgı aleti bulunmaksızın müstehcen olmayan şarkı söylemek mubahtır. Şafiiler ise: Çalgı aleti bulunmaksızın şarkı söylemek ve dinlemek haram değil mekruhtur derler. Çünkü Hz. Ayşe (Allah ondan razı olsun)’un şöyle dediği rivayet edilmiştir:
عَنْ عَائِشَةَ، أَنَّهَا قَالَتْ: دَخَلَ عَلَيَّ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَعِنْدِي جَارِيَتَانِ تُغَنِّيَانِ بِغِنَاءِ بُعَاثٍ، فَاضْطَجَعَ عَلَى الْفِرَاشِ وَحَوَّلَ وَجْهَهُ، وَدَخَلَ أَبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، فَانْتَهَرَنِي، وَقَالَ: مِزْمَارَةُ الشَّيْطَانِ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَقْبَلَ عَلَيْهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: دَعْهُمْا، فَإِنَّهَا أَيَّامُ عِيدٍ
“Yanımda şarkı söyleyen iki cariye bulunuyorken Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) içeri girdi ve yüzünü çevirerek yatağa uzandı. Sonra Ebu Bekir (Radıyellahu anh) girdi ve beni azarlayarak şöyle dedi: ‘Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in yanında şeytan kavalı mı çalıyor?’ Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona yönelerek şöyle buyurdular: ‘O ikisini bırak. Çünkü bugün onların bayram günleridir.’”[2]
Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerinin meşhur görüşüne göre; ut, tambur, saz, ney gibi telli ve üflemeli çalgı aletleri kullanmak haramdır. Günümüzde icat edilmiş olan çalgı aletlerinden hiç birinin çalınması ve dinlenmesi helal değildir, haramdır. Bu aletlerle icra edilen müziği dinlemeye devam edenlerin şahitliği kabul edilmez.
Ebi Malik el-Eş’arî Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
عَنْ أَبِي مَالِكٍ الأَشْعَرِيِّ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللهِ : لَيَشْرَبَنَّ نَاسٌ مِنْ أُمَّتِي الْخَمْرَ ، يُسَمُّونَهَا بِغَيْرِ اسْمِهَا ، يُعْزَفُ عَلَى رُؤُوسِهِمْ بِالْمَعَازِفِ وَالْمُغَنِّيَاتِ ، يَخْسِفُ اللهُ بِهِمُ الأَرْضَ ، وَيَجْعَلُ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ
Ümmetimden bazıları başka isim adı altında elbette şarap içeceklerdir. Tepelerinde çalgılar çalınacak, şarkıcı kadınlar şarkı söyleyecektir. Allah onları yerin dibine geçirecek, onlardan domuz ve maymunlar kılacaktır.[3]
Günümüzde müzik, tamamen çığırından çıkmıştır. Gençlerimizi dinden diyanetten uzaklaştıran, içinden çıkamayacakları buhranlara sürükleyen bir hal almıştır. Binlerce hatta on binlerce insanın bir yerde toplanıp sabahtan akşama kadar bütün ibadetlerden kopuk olarak hayal âlemine dalmalarına kim cevaz verebilir. Böyle bir şey mümkün müdür?
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.[4]
Düğün ve sünnetlerde tef çalmak caizdir. Hz. Ayşe (Radıyellahu anha) Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’den şöyle rivayet eder:
عَنْ عَائِشَةَ أَعْلِنُوا النِّكَاحَ وَاضْرِبُوا عَلَيْهِ بِالْغِرْبَالِ
“Nikâhı ilan ediniz ve nikâh için tef çalınız.”[5]
Çalgı aletleri eşliğinde olmasa da ahlaksızlığa teşvik eden bütün şarkı türkü ve emsal şeyler haramdır. Günümüzdeki şarkıların tamamının kadın, aşk ve emsal şeylerden bahsettiği aşikârdır. Şu halde tehlikeli bölgenin çevresinde dolaşıp durmaktansa müzik ve şarkılardan tamamen (dini müzik adı altında söylenenler de dâhil) uzak durmak, en doğrusudur.
Şunu da ifade etmekte yarar var; cihadı teşvik eden marşlar, kadın ve erkeklerin birbirlerine karışmaması şartıyla caiz olsa gerektir.
Allah Teâlâ, kendilerine Allah ve Resulünün emri veya yasağı ulaştığında artık orada bahane üretmeden “Rabbim Allah” deyip emri uygulayan ve yasağı işlemekten sakınan kullarından eylesin! Âmin
HÜSAMETTİN VANLIOĞLU BAŞKANLIĞINDA FIKIH KURULU
[1] Sünenü’l-Kübra; el-Beyhakî
2 Sahih ibn Hibban
3 Sünen-i İbn Mace
4 Lukman/6
5 Sübülü’s- Selam
Yol kenarında sahipli veya sahipsiz bir ağacın yere düşen meyvasını alıp yemek helâl mi?
?Başkalarına ait olan ağaçların meyvelerini onlardan izinsiz yemek caiz olmaz.
?Ancak sahibi olmayan veya başkası tarafından insanların faydasına sunulmuş ağaçların meyvesini yemenin bir mahzuru yoktur.
?Başkasına ait ağaçların meyveleri, hayvanların sütleri, tarlalarındaki ekinleri gibi yiyecek ve içecekler hakkında Rasûlullah Efendimiz’den (s.a.v.) değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerin farklı olması ve bazılarının sanki sahibinin izni olmadan da yenilebileceği gibi anlaşılması, bir kısmının da sahibinin izni olmadan alınmaması gerektiğini açıkça ifade etmesi, mevzu hakkında farklı görüşlere vesile olmuştur.
[Bkz. Buhârî, Sahih, Lukata 8; Müslim, Sahih, Lukata 13, (H. no: 1726); İmam Mâlik, Muvatta, İsti’zân 17, (2, 971); Ebû Dâvud, Sünen, Cihâd 95, (2623), Cihâd 94, (2622), 93, (2619); Tirmizî, Sünen, Büyû 60, (1296); İbnu Mâce, Sünen, Ticârât 67, (2299)]
?Bu ve buna benzer mevzularla ilgili farklı görüşler varsa da İslâm âlimlerinin hemen hemen tamamı, sadece muztar (mecbur) olanın borçlanmak kaydıyla sahibinden habersiz malından alabileceğini söylemiştir. Hayati tehlike içinde olan kimsenin böyle bir durumda sahibinden izinsiz yemesi haram olmazsa da, sonradan yediği kadarının değerini sahibine vermesi icap eder.
?Bu mal, meyve veya ekin olabilir, ihtiyaç haline göre bir başka şey de olabilir. Belirtilen hüküm hepsi için geçerlidir. Osmanlı askerlerinin fetihler sırasında gayrimüslimlerin bağlarından yedikleri ya da topladıkları meyvelere mukabil, ağaçlara para bağlamaları, bu kaide gereğince olmalıdır. Bir hadis-i şerifte;
“Kimse kardeşinin hayvanını, iznini almadan sağmasın. Sizden kim, odasına başkalarının girip hazinelerini kırmasından, yiyeceklerini saçıp dağıtmasından hoşlanır? Tıpkı bunun gibi, hayvanlarının memeleri de onlar için yiyeceklerinin hazineleri durumundadır. Öyleyse kimse izin almadan başkasının hayvanını sağmasın.”
Bkz. Buhârî, Sahih, Lukata 8; Müslim, Sahih, Lukata 13, (1726); Mâlim, Muvatta, İsti’zân 17, (2, 971); Ebû Dâvud, Sünen, Cihâd 95, (2623)]
buyrulmuştur. Buna istinaden İbn Abdi’l-Berr (rh.) der ki: “Bu hadis Müslümanın, bir diğer Müslümanın izni olmadan herhangi bir şeyini almayı yasaklamaktadır. Burada hususiyle sütün zikredilmesi, süt hakkında insanların gevşek davranmaları sebebiyledir. Böylece sütten daha evlâ olan mala karşı onunla ikazda / uyarıda bulunmuştur.”
?Bazı âlimler, “Gönül rızâsının varlığının bilinmesi ile bilinmemesi arasında fark görmeden yeyip içmenin mutlak olarak helâl olduğuna” hükmetmiştir. Bunlar, bu görüşlerine Tirmizî ve Ebû Dâvud’da gelen bir rivayeti delil gösterirler.
Bkz. Tirmizî, Sünen, Büyû 60, (1296); Ebû Dâvud, Sünen, Cihâd 94, (2622)] Ancak hemen belirtelim ki, bu düşünceye katılmayan âlimler de şöyle itiraz ederler: “Bu mevzuda yasakla ilgili hadis daha sahihtir ve kendisiyle amel hususunda daha önce gelir. Ayrıca, bu görüş, Müslümanın malını, izni olmadan tasarruf etmeyi haram kılan temel kaideye de aykırı düşmektedir, öyleyse buna iltifat edilemez.”
?Maamafih meseleyle ilgili hem yasak hem de helal diyen rivayetleri birleştirip, aralarındaki zıtlığı çeşitli şekillerde te’lif edenler (kaldıranlar) da var.
❗Bu görüşleri maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:
1- ?İzin, mal sahibinin gönül rızasının bilinmesine; yasak ise, rızanın bilinmemesine göredir.
2- ?İzin yolculara özeldir, yolcu olmayanlara değil veya muztar olana veya çaresiz şekilde aç kalmış olana mahsustur.
3- ?İznin Rasûlullah’ın (s.a.v.) devriyle ilgili olduğu; yasağın da, Efendimiz’den (s.a.v.) sonra çıkacak olan cimriliğe ve yardımlaşmanın terki gibi durumlara işaret ettiği manasına gelir.
4- ?Yasak, mal sahibinin, yolcudan daha muhtaç olma durumuyla ilgilidir.
5. ?İzin, mal sahibinin muhtaç olmadığı duruma; yasak hadisi de mal sahibinin zenginlik aradığı duruma göredir.
6- ?Nevevî (rh.) der ki: “Âlimler bir bahçeye veya ekine veya dağda otlayan sürüye uğrayan şahıs hakkında farklı görüşlerin olduğunu söyler ve umumi görüşü şöyle açıklar: “Böyle bir şahıs ekinlerden, hayvanların sütlerinden ve ağaçların meyvelerinden bir şey alamaz. Sadece zaruret varsa alır, fakat mal sahibine borçlanır.”
??N e t i c e??
Bu mevzularda toplumda geçerli olan örfe-âdete göre hareket edilmesi gerekmektedir. İbnu’l-Arabî (rh.), âdete göre hareket edilmesini tercih eder ve der ki: Hicaz, Şam vs. beldelerde halkın âdeti, bu meselede, bizim beldenin aksine, musâmahalıydı (daha bir hoşgörülüydü). [Rivayetler ve diğer bilgiler için bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Site, 6, 267, 11, 173] Buna göre bir yerde ekinlerden, hayvanların sütlerinden ve ağaçların meyvelerinden sahibinin izni olmadan yemek âdet olmuş ve kimse buna karşı çıkmıyorsa, toplayıp götürmemek şartıyla yemek caiz olur. Ancak böyle bir âdet yoksa, sahibinin izni olmadan yemek caiz değildir.
?Yola düşen meyveleri yemek helâl olur mu??
Herkesin geçtiği sokağa düşmüş meyvelerde ise, ceviz gibi çürümeyenleri, sahibinin izin verdiği biliniyorsa, yemek caiz olur. İzin verdiği bilinmiyorsa yemek caiz olmaz. Kiraz, kayısı gibi çürüyecek meyve ise, sahibinin yasak ettiği bilinmedikçe alıp yenebilir. Ama alıp evine götürmek caiz olmaz.
?Dağdaki meyveler; mesela alıç, kuşburnu, kızılcık, yabani ahlat (boz armut) gibilerini, mantar ve benzerini yemek de günah değildir.
❗Hâsılı; herhangi bir şekilde çit ile çevrili olmayıp sahipli de değilse, arazide kudretten yetişmiş ise, dağdaki bu meyveleri, yemek caizdir.
?Yollara dökülmüş olan ağaç yaprakları, eğer dut yaprakları gibi kendisi ile yararlanılacak şeyler ise, bunları başkalarının toplaması caiz değildir. Yoksa bunların değerini ağaç sahibine ödemek gerekir. Fakat bunlar, yararlanılmayacak şeyler ise, toplanıp alınabilirler, karşılığında bir şey ödenmesi gerekmez.
?Ekin ve bostan tarlalarında ekinler ve bostanlar alındıktan (bozum yapıldıktan) sonra, başkalarının toplamasına âdet olarak izin verilmişse, arta kalan ekin veya kavun, karpuz, hıyar, üzüm gibi döküntü şeyleri, başkalarının toplaması caizdir.
Alkol çeşitleri
?Etil Alkol
alkollü içeceklerde (içki) aynı zamanda bu gruba dâhil olan şarapta bulunmaktadır.
?Bu sebeple şarap İslâm’a göre içilmesi haram ve kendisi de necistir.
?1-Kur”ân-ı Kerim:
Allah içkiyi yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Şüphesiz içki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın işi olan pisliklerdir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”(Maide, 5/90)
?Ayette Rics, kelimesi geçmektedir. Bundan içilmesinin haram ve ❗kendisinin necis olduğu anlaşılmıştır.
?Sarhoşluk vermeyen
Necis olmayan kullanılması günah olmayan alkollerden bazıları şunlardır:
?Metanol sarhoşluk vermese de ölüme sebebiyet verebilecek kadar güçlü bir zehir olduğu için tüketilmesi caiz değildir.)
Metanol: Metil Alkol: Endüstride, çözücü olarak bazı boyaların elde edilmesinde kullanılır. 20 gramdan fazlası öldürür, azı gözü kör eder.
?Gliserin: Propan triol: Her türlü yağlardan elde edilir. Eczacılıkta, kozmetik ve gıda sanayiinde ve dinamit yapımında kullanılır.
?Fenil etanol: Gül yağında bulunur. Ester haline getirilerek parfümeride kullanılır.
?Propanol: Propil alkol: İki çeşidi vardır: Normal propil alkol, izo propil alkol. Gıda sanayiin de kullanılmaz. Zehirlidir. Aseton elde edilmesinde ve çözücü olarak kullanılır.
?Cetyl Alkol: Setil Alkol: Gliserin ile esterleşmesinden simil alkol elde edilir. Kozmetik sanayiinde kullanılır.
?Butil Alkol: Butanol: Mısır karbonhidratlarının mayalanmasından elde edilir.
?Benzil Alkol: Parfümeride esterleri kullanılır.
Hayızlının kuran okuması
?4 mezhebte de caiz değildir
?Fakat Malik’i ulemasından bir grup alimin içtihadına göre
❗bu durum kişinin özel durumuna göre incelenir
?Caizdir diyen Malik’i imamların görüşleri
1❗Tüm kadınlara caizdir diyenler
2❗Sadece hafızlara elini sürmeden caizdir diyenler
3❗Ezberini hayızlık döneminde unutacak kadar hafızası zayıf olanlara caizdir diyenler diye kısımlanır
❗Diyanet öğrencilere bu sebeple ❗malikiden fetva vermektedir
?fakat biz bunu uygulamıyor öğrencilerimizede uygulatmıyoruz
Iskat nedir
Iskât, üzerindeki borcu düşürmek demektir.Iskât-ı salât ise, ölmüş bir insanın üzerinden, kazâya kalmış farz namazlarıyla vitir namazları borçlarını düşürmek ve afvettirmek ümidiyle yapılan bir tasadduk muamelesidir. Iskât-ı savmda, ölünün üzerindeki oruç borçlarını düşürmek mânasınadır.
– Iskâtın Hükmü Nedir?
Ölünün üzerinden, sağlığında mazereti sebebiyle tutamadığı oruç borçlarının düşürülmesi için fidye verilmesi hususu, hem âyet, hem de hadîs ile sâbittir. Resûlüllah Efendimiz (asm) buyurmuştur:
“Bir kimse üzerinde bir aylık Ramazan orucu borcu varken ölürse, onun her günü için bir yoksul doyurulsun.” ((İbn Mâce, Sıyâm, 50)
Burada oruç için her bir güne karşılık bir yoksul doyurmak suretiyle fidye verileceği açıklanmaktadır. Halbuki namaz için fidyeden, ne âyet ve ne de hadîslerde bahis yoktur. Bu bakımdan namaz için nassa dayalı bir ıskât söz konusu değildir. O hâlde nerden çıkmıştır ıskât-ı salât?..
Iskât-ı salâtı, yani, ölünün namaz borçlarını düşürmek için fidye vermeyi, Hanefî müctehidleri bir ihtiyat eseri olarak müstahsen görmüşler, güzel bir muamele olarak kabul etmişlerdir. Aslında namaz için verilen fidyeler, kazaya kalmış namazın yerine geçmez. (Hâlbuki oruçta verilen fidye, tutulamayan orucun yerine geçer, onu borç olmaktan düşürür).
Ancak şu kadar var ki, ölmeden evvel yapılan böyle bir fidye vasiyeti; bir nedâmet ve pişmanlık eseridir. Ve mağfiret ve bağışlanma talebinin nişânesidir. Bunun, ölen kimsenin vasiyeti olmadan, varisler tarafından teberrû yoluyla yapılması da bir şefkat ve ölünün hayrını isteme alâmetidir. Ayrıca fidye yoluyla fakirler de sevindirilmekte, bu vesile ile onların bâzı zarurî ihtiyaçları temin edilmiş olmaktadır.
Bütün bu cihetler itibariyle, ıskât-ı salâtın kabulü, yani, ölünün kazaya kalmış namaz borçlarının affedilmesi, Allah’ın rahmet ve inâyetinden ümid edilmektedir. Bazıları bu usûlü, ilk defa İmam Birgivî merhumun ortaya attığını söylerlerse de doğru değildir. Belki en eski Hanefî kitaplarında da ıskât-ı salâtın bahsi vardır.
Özetleyecek olursak diyebiliriz ki:
Fidye ile oruç borcunun sâkıt olacağı hakkında kesin nass vardır. Namaz da ibâdet olarak oruç gibi, hattâ oruçtan mühim bir ibâdettir. Çünkü kulun âhirette ilk hesaba çekileceği ameli namazdır. Namaz ibâdetinde eksikliği olanların hesabının çok çetin geçeceği rivâyetlerde gelmiştir. Bu bakımdan ölünün, kazâ etme imkânı kalmamış namazları için fidye verilerek, onun hakkında İlâhî affın tecellisi için niyazda bulunmak, ihtiyat icabıdır. Umulur ki fidyelerin sevindirdiği fakirlerin sürûru ve duası hürmetine, Allah o borçlu kulunun borçlarını affeder de rahmetine dahil eder.
– Iskat-ı salat diye bir uygulamaya ne Peygamber Efendimiz (asm), ne sahabilerimizin hayatında rastlanmamaktadır ve bu bir bid’at midir? Bunu yapmanın günahı var mıdır?
Iskat-ı salat diye bir uygulamaya ne Peygamber Efendimiz (asm), ne sahabilerimizin hayatında rastlanmamakla birlikte, İmam Muhammed bu konuda oruçla namaz arasında bağlantı kurarak, “kesin namaz borcunu düşürür” dememekle birlikte, “İnşaallah namaz borcunu düşürebilir.”demiştir. Bu nedenle bir umutla bu yapılmalıdır ve bu bid’ad değildir.
Iskatla İlgili Bazı Meseleler:
* Iskât-ı salât ve savm yapılabilmesi için her şeyden önce, ölen kimsenin bu hususu vasiyet etmesi gerekir. Ölen adam vasiyet etmemiş ise, velisi ve varisleri tarafından da ıskâtın yapılması câizdir ve makbûldür.
* Ölünün ıskât-ı salât ve ıskât-ı savm için yaptığı vasiyet, geride bıraktığı malının üçte birindenkarşılanır. Malın diğer üçte ikisi mirasçılarındır.
* Bir günün gece ve gündüzünde vitir de dahil olmak üzere altı vakit namaz vardır. Ölünün arkasında bıraktığı malının üçte birinden, bu altı namazdan herbiri için bir fidye verilir. Bir fidye, bir fakirin bir gün doyurulmasıdır. Sabahlı-akşamlı olmak üzere iki öğün üzerinden hesaplanır.
* Verilecek fidyelerin hepsi tek fakire verilebileceği gibi, ayrı ayrı fakirlere de verilebilir. Fidyeler, fakiri doyurmak suretiyle yerine getirilebileceği gibi, yiyecek karşılığı para olarak da verilebilir. Fakirin ihtiyaçları çeşitli olduğundan para olarak verilmesi daha iyidir.
* Bir ölünün, geride bıraktığı malı hakkında bir vasiyeti bulunmadığı takdirde, varisleri ıskat yapıp fidye vermeye mecbur değillerdir. Hele varisler fakir olurlarsa, bunları, âdet telâkkisiyle fidye vermeye zorlamak uygun düşmez. Hususan varisler arasında çocuklar ve yetimler varsa, bunların hisselerinden fidye verilmesi hiç câiz olmaz.
* Namaz fidyesinin vasiyet edilmesi, varisler tarafından teberrû yoluyla yapılmasından hayırlıdır. Fidyeler ölü defnedilmeden verilmelidir; uygun olan budur. Bununla beraber definden sonra verilmesi de câizdir.
* Ölünün ömrü miktarınca ıskat yapılmak istenirse, ömür müddeti şemsî seneye göre hesaplanır. Erkekte bunun 12 yılı, kadında ise 9 yılı çocukluk müddeti olarak çıkarılarak, geriye kalan müddet için ıskat yapılır. Para kâfi gelmezse devre başvurulur.
– Devir Nedir?
Ölünün ıskât için vasiyet ettiği mal veya geride bıraktığı malın üçte biri; üzerinde olan namaz veya oruç borçlarını ödemeye kâfi gelmiyorsa, bu takdirde devir usûlüne başvurulur.
Devrin yapılışı şöyledir:
Önce, ıskat için ayrılan paranın ölünün ne miktar borçlarına kâfi geldiği tesbit edilir. Ölünün bütün borçlarının ıskâtı için daha kaç tane o miktarda para fidye olarak verilmesi gerektiği hesaplanır.
Bundan sonra, ıskât için ayrılan para bir fakire tasadduk edilir. Parayı alan fakir de gönül rızasıyla, ıskatı yapan şahsa hibe ederek geri verir. Hibe yoluyla alınan para, tekrar o şahsa veya bir başka şahsa tasadduk edilir. Parayı alan şahıs, yine parayı hibe yoluyla geri verir. Bu işlem, tasadduk adedi ölünün borçlarının tamamını ıskât edecek miktara ulaşıncaya kadar devam eder. İşte bu tasadduk ve hibe işleminden her birine, bir devir tabir edilir. Devir sayısı, ıskât için tahsis edilen paranın miktarına göre değişir.
Devrin nasıl yapıldığını çok basit bir misalle açıklayalım:
Bir şahıs, üzerinde 2 aylık, yani, 60 günlük namaz borcu olduğu halde vefat ettiğini kabul edelim. Bu şahıs için verilmesi gereken fidye miktarı, bir gün vitirle beraber 6 vakit üzerinden hesap edildiği için 60 x 6 = 360 fidyedir. Bir fidyenin ise, faraza 100 liradan verildiğini kabûl etsek, bu durumda vefat eden şahsın borçlarının ıskâtı için 360 x 100 = 36.000 liranın tasadduk edilmesi gerekmektedir. Kabûl edelim ki ölünün ıskâtı için geride bıraktığı parası 6.000 lira olsun.
Görüldüğü gibi, ıskât için ayrılan para bütün borçları karşılamaya yetmemektedir. Bu durumda devire başvurulur. 6.000 liranın 36.000 lirayı karşılar duruma gelmesi için ise, 36.000 : 6.000 = 6 devire ihtiyaç vardır.
Fidyelerin devri hususunda acele edilmemeli, bu işlemin şer’î usûlüne uygun olarak yapılmasına çalışılmalıdır. Yani, fidye fakire: “Filân oğlu filânın namaz kefareti olmak üzere bu parayı al.”denilerek gerçekten eline teslim edilmelidir. Parayı alan fakir de “Bunu kabûl ettim.” diyerek aldıktan sonra, aynı parayı gönül rızasıyla “Ben bu parayı sana hibe ettim.” diyerek geri vermelidir. Fidyeyi veren şahıs, bu hibeyi kabûl ettiğini belirterek almalıdır. Devir ve teslim işlemi, bu şekilde ölünün borçları bitinceye kadar devam etmelidir.
* Devir, tek fakirle yapılabileceği gibi, birden fazla fakirle de yapılabilir. Böyle bir paranın fakire bağışlanması, fakirin de âlicenaplık göstererek bunu bağışlayana hibe etmesi; artık borçlarını kazâya imkânı kalmamış bir Müslümanın uhrevî mesuliyetini azaltmak gibi pek hayırlı bir maksada müteveccih olduğu açıktır. Bu sebeble bu işlem, gerçekten gönülden koparak yapılırsa, büyük bir şefkat alâmeti ve din kardeşliği duygusunun parlak bir nişânıdır.
Not: Bu devir konusuna girmek istemeyen varisler, kendi istekleriyle, vefat edenin adına hayır yapmak ve varsa borçlarına kefaret niyetiyle, vefat edenin malından veya kendi mallarından istedikleri bir meblağı ayrımak suretiyle fakirlere veya hayır kurumlarına verebilirler…
FİDYE
“Fidye (oruç tutmamayı mubah kılan bir özürden dolayı) orucu tutamayacak kişiler için meşru olan bir uygulamadır. 1
Orucu tutmanın mümkün olduğu durumlarda oruç tutmayıp da fidye vermek meşru bir uygulama değildir.”2
“Tutulamayan oruçlardan dolayı fidye verilmesi, Ramazan-ı şerif orucuyla bunun kazasına ve
adak oruçlarına mahsustur.
Yemin ve adam öldürme kefaretleri için lazım gelen oruçları tutmaktan aciz kalan kimsenin daha hayatta iken fidye vermesi caiz değildir.
Fakat bunun için vasiyet etmesi caizdir.”3
“(Oruç tutmamayı mubah kılan bir) Hastalık (4) veya sefer sebebiyle oruç tutmayan kişinin sıhhatine kavuşması muhtemel ise iyileşince tutmadığı günleri kaza eder.
Keza yolcu olan kişi de vatanına dönünce sefer sebebiyle tutmadığı oruçları kaza etmelidir.
Eğer hastanın iyileşmesi muhtemel değilse veya oruç tutamayacak derecede yaşlı ise Hanefi mezhebine göre tutmadığı günler için fidye vermesi veya varislerine fidye vermeleri için vasiyette bulunması gerekir.
Ayrıca iyileştiğinde veya seferden döndüğünde kaza etmeyip daha sonra yaşlılık veya iyileşme ihtimali olmayan bir hastalığa yakalanması sebebiyle kaza edecek gücü olmaması durumunda da fidye vermesi gerekir.
Zira sağlığında kaza etmediği oruçlar zimmetinde borç olarak duruyordur. Bunların güne gün kazası da mümkün değildir Şu halde fidye verilerek kaza edilmesi gerekli olmuştur.
Hastalığı devam etme esnasında ya da sefer esnasında vefat etse üzerine kaza da fidye de vacip olmaz.” 5
“Şu kadar var ki, fidye verilmesini vasiyet etse, malının üçte birinden verilmesi icap eder.”6
“Oruç tutmaya gücü yetmeyen, kendisine: “Şeyh-i fani” denilen pek
yaşlı bir kimse, oruç tutmayabilir.
Şeyh-i fani, o ihtiyar kimsedir ki, ölünceye kadar vücuduna eksiklik gelmekte olup tekrar kuvvet bulmadan vefat eder. Böyle bir kimse için, her Ramazan gününün orucuna bedel olarak bir fidye vermek icap eder.
Yolculuk veya hastalık sebebi ile Ramazan-ı şerif orucunu tutmamış olan kimse, bunu tamamen veya kısmen kaza edebilecek bir müddet bulmuş olduğu halde kaza etmeden vefat edecek olsa, -eğer malı var ise- kazası icap eden her gün için bir fidye verilmesini vasiyet etmesi lazım gelir.
Bu fidye, malının üçte birinden fakirlere verilir.
Özürsüz yere Ramazan-ı şerif orucunu kasten tutmayan kimse üzerine de -malı var ise- vefat ettiği takdirde fidye verilmesini vasiyet etmek yapılması gerekli bir vazife olur.
Hatta kaza edecek vakit bulamamış olsa, bile. Çünkü mümkün olan edayı terk etmiştir.
Vasiyet bulunmadığı takdirde fidyeyi varislerinin vermeleri lazım gelmez. İsterlerse kendi mallarından bir teberru olarak verebilirler.
Varisler veya başkaları ölen kişi adına orucu kaza edemezler. Bu gibi bedeni ibadetlerde vekalet geçerli değildir. Şu kadar var ki, kendileri için tuttukları oruçların sevabını buna bağışlayabilirler.
Kendi hayatında lazım gelen fidyeleri vermemiş olan kimse -malı var ise- bunların
verilmesini vasiyette bulunması icap eder.
Vasiyet edilen veya başkası tarafından teberru edilerek verilen bir miktar, ölünün zimmetinde kalmış olan farz ve vacip oruçların fidyelerine yetişmediği takdirde “devr” yapılır. Buna “ıskat-ı savm” denilir.
Oruç tutmak üzere yaptığı nezirden -adaktan- dolayı üzerine kaza lazım gelen kimse, bu kazayı tehir edip de orucunu tutamayacak kadar yaşlansa, veya geçimini temin için pek meşakkatli bir sanat ile meşgul bulunsa, oruç tutmaz, her gün için bir fidye verir.
Fakirliğinden dolayı fidye vermeye gücü yetmezse, ALLAH Teâla’dan mağfiret diler. Çünkü ALLAH’ü Azimüşşan Gafurdur, Rahîmdir.” 7
FİDYE NE KADARDIR, NE ZAMAN VE NASIL VERİLİR
“Fidye, fakir bir kimsenin sabahlı ve akşamlı bir günlük yiyeceğidir ki, bir fıtır sadakasına
müsavidir.” (8)
Fitre ise yarım sâ’ buğday veya bir sâ’ (9) hurma, kuru üzüm ve arpadan ibarettir.
Dileyen bunların kıymetini de eda edebilir. Belki fakir için daha uygun olan da budur.
“Bu fidye, Ramazan-ı Şerif’in evvelinde -ilk günlerinde- verilebileceği gibi sonra da verilebilir. (Ramazandan önce fidye verilmez)
Orucun farziyetinin sebebi, aya şahid olmaktır. Ramazan ayı girmeden orucu farz olmayacağından fidye de verilmez. 10
Bunda fakirlerin birden fazla olması şart değildir. Bu sebeple otuz günün fidyesi, birden fazla fakirlere verilebileceği gibi bir fakire de bir defada verilebilir.
Fidyede böyle fakire mülk yapmak caiz olduğu gibi, mübah kılmak da caizdir. Şöyle ki her günün orucuna bedel bir fakire sabah ve akşam doyacak kadar yemek yedirilmesi de yeterli olur.” 11
Bir günlük fidye bölünmeden fakire verilir.
FİDYE KIME VERİLİR
Zekat ve fitre verilen herkese fidye verilebilir.
Usul, furuya ve zengine verilmez.
Kaynaklar:
1- “Sayılı günlerde (oruç tutun). Artık sizden her kim (bu oruç günlerinde) hasta veya bir sefer üzerinde olur (ve orucu yemiş bulunur)sa, (onun üzerine bilahere iyi olunca veya yolcuğunu bitirip ikamete başlayınca) sair günlerden (tutamadığı günlere karşılık) sayılı (günler oruç tutmak) vardır.
(Fazla ihtiyarlık, şifa beklenmeyen devamlı hastalık gibi sebeple oruç tutmaya) gücü yetmeyenlere de (yedikleri her güne karşı) bir yoksul doyumu fidye (vermeleri gerekir.)
Bununla beraber kim (gönül) isteğiyle bir hayır yaparsa (bir yoksuldan fazlasını doyurur veya fidyeyi arttırır veya hem oruç tutar, hem fidye verirse), işte bu, onun için daha hayırlıdır.
Oruç tutmanız sizin için (yiyip fidye vermenizden) hayırlıdır. Eğer (oruçtaki fazileti) bilseydiniz (onu seçerdiniz)” Bakara Suresi 184. Ayeti Kerime
2- Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, 3. Cilt, 370. Sayfa
3- Büyük İslam İlmihali
4- Oruç tutmamayı mübah kılan hastalık; ölümle sonuçlanacak veya hastalığın artmasına sebep olacak eya yeni bir hastalığın doğmasına sebebiyet verecek hastalıktır. Bu durumda olan kişiler oruç tutmazlar.
İmam ez-Zeylai et-tebyin’ül Hakaik adlı eserinde şöyle demiştir: Bir hastalığın oruç tutmamaya ruhsat olduğunu anlamanın yolu iki şeyden biridir.
1) Kişinin kendisinin zannına göre oruç tutarsa hastalığının artacağından ya da helak olacağından korkması.
2) Müslüman ve işini iyi bilen bir doktorun hastanın oruç tutmaması gerektiğini söylemesi.
İmam el-Merginani, sağlıklı kişinin hasta olma korkusu, oruç tutmamaya ruhsat olmaz demiştir. Zannımızca uygun olan da budur. Zira kişi kendini bir iki gün denemelidir. Allah en doğruyu bilendir. (Sualli Cevaplı Islam Fıkhı 3. Cilt 368. Sayfa)
5- Sualli Cevaplı İslam Fıkhı,3. Cilt, 369. Sayfa
6- Büyük İslam İlmihali
7- Büyük İslam İlmihali
8- Hanefi mezhebine göre 1 sâ’ = 3120 gr dır, yarım sâ’=3120/2= 1560 gr dır. (Sorulu Cevaplı İslam Fıkhı,3.cilt, 289. Sayfa
9- Büyük İslâm İlmihali
10- “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur’an insanlara bir hidayet ve hakka ulaştıran, hakla batılı ayıran açık ayetler halinde bu ayda indirildi.
Artık sizden kim bu aya erişirse onun orucunu tutsun. Kim hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günler (de kaza etsin!)
Allah size kolaylık diler; güçlük istemez. (Onun için hastalık ve sefer hallerinde oruç tutmamanızı mubah kılmıştır.)” Bakara suresi 185. Ayeti Kerime
11- Büyük İslâm İlmihali
Faiz parası
https://youtu.be/zq0AiaESiiQ